Yazı
3 yorum

Buckingham Sarayı ve Müzeler

Son günümüzü Buckingham Sarayı’na, öncelikle görmek istediğimiz iki müzeye ve akşam da bir tiyatro oyununa ayırdık. Müze gezmeyi yağmurlu havaya bırakmıştık, fakat -inanılır gibi değil- geldiğimiz günden beri hiç yağmur yağmadı. Yağmura en yaklaştığımız an Chelsea’daki bir mağazanın içinde biz çıkmadan önce görevlinin “Şemsiyeniz var mı? Yağmur başladı az önce” diye sorduğu andı. Şemsiyeleri hazırlayıp çıktığımızda yağmur çoktan dinmişti. Hal böyle olunca bir de baktık ki son gün yağmur hala yağmamış, ama planımızda gezilecek iki müze kalmıştı.

1705 yılında inşa edilmiş Buckingham Sarayı binası ihtişamından hiçbir şey kaybetmemişti. Bu kocaman binanın içinde 775 tane oda bulunuyormuş, bu odalardan 188 tanesi yalnızca hizmetlilerin yatak odalarıymış. 19 tane resmi devlet odası bugün ziyaretçilere açık. Bazı odaları görmek isterseniz buraya göz atabilirsiniz.

Biz odaları ziyaret etmedik, ünlü nöbet devir teslim törenine de denk gelmedik. Yalnızca sarayın etrafında dolaşıp saraya ve kalabalığa baktık ve biraz da fotoğraf çektik :)

london13_d3_5
(Saray bahçesinin dışındaki Victoria Memorial heykeli)

london13_d3_6

Biraz dolaştıktan sonra St.James parkına çok yakın olduğumuz için, bu parkın içinde ilk gün keşfettiğimiz kafe Inn The Park‘a yine gitmek istedik. Parkın huzurlu ve sakin bir köşesinde olan bu kafede birer kahve içip yolumuza devam ettik.

london13_d3_3

St.James bitimindeki Trafalgar Meydanı’na çıkınca National Gallery hemen karşımızdaydı. Görmek istediğimiz müzelerden biri olan bu galerinin Trafalgar meydanından görünüşü beni büyüledi. Bu bina 1832-1838 yılları arasında tamamlanmış, o günden beri değişmeden kalan kısmı yalnızca meydana bakan cephesiymiş. Binanın arkasındaki kısımları ileriki zamanlarda genişletme ihtiyacı duyduklarından buraların mimarisi de değişmiş.

london13_d3_1

National Gallery‘de gördüğümüz bazı önemli tablolar: Bathers at la Grenouillére (Cézanne), Self Portrait at the Age of 34 (Rembrandt), Sunflowers (Vincent van Gogh), The Madonna of the Pinks (Raphael), The Supper at Emmaus (Caravaggio), Venus and Mars (Botticelli).

london13_d3_2
(National Gallery’den Trafalgar meydanı)

Biraz dinlendikten sonra otobüsle British Museum‘a gittik. Bu müze insanlık tarihini ve eski çağlardan beri değişen kültürleri takip etmek için çok iyi bir kolleksiyona sahip. Zengin kollelsiyon eski Mısır, eski Yunan ve Roma İmparatorluğu, ortadoğu, avrupa, asya, afrika gibi tarih öncesi çağlardan ve farklı coğrafyalardan çok ilginç eserler barındırıyor.

london13_d3_7

British Museum‘da bizim dikkatimizi çeken bazı eserler: The Rosetta Stone (Mısır, MÖ 196), Parthenon (Greece MÖ 447–432), Oxus chariot model (Ahameniş İmparatorluğu, MÖ 4.yy), Mummy of Katebet (Mısır, MÖ 1300-1280), Set of armour (Japan, 17.yy), Ife head (Nijerya, 1300ler).

Yıllık ziyarteçi sayısı National Gallery’e göre daha fazla olan bu müzede çok daha fazla eser vardı. Eski çağlara ait eserlerden ziyade son yüzyıllara ait tabloları incelemek daha çok hoşuma gitse de bu müzenin içini, salonlarını ve büyüklüğünü daha çok sevdim.

Bu iki müzeyi gezip yorulunca Thames kenarına gittik. London Eye’dan kuzeye doğru nehir boyunca devam ettiğimizde çok güzel kafe ve barlar keşfettik. Gideceğimiz tiyatro öncesi güzel manzaraya karşı burada birer bira içmek bizi epey dinlendirdi.

london13_d3_8
(Thames kıyısından St.Paul katedrali)

london13_d3_9
(Kıyıda kumdan heykel yapan bir sanatçı)

Yeniden nehrin diğer tarafına geçip bilet aldığımız oyunun oynandığı Piccadilly Circus‘taki Criterion Theater‘a gittik. Londra’ya gitmişken mutlaka bir oyun izlemeliyiz diye düşündüğümüz için internetten rastgele bir oyun beğenmiştik. The 39 Steps, John Buchan’ın 1915 yılında yazdığı romandan bir uyarlama. Roman 1935 yılında Alfred Hitchcock tarafından yönetilen aynı isimli filmin de hikayesi aynı zamanda. İngiliz esprileriyle dolu bu oyunu çok ama çok beğendik. İkimizin de şu ana kadar izlediği oyunlar arasında tartışmasız en iyilerinden biriydi. Londra’daysanız mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Tiyatro çıkışı geç vakitte Picadilly Circus’ta bir Japon restoranı bulup hızlıca bir şeyler atıştırdık. Sonra otele dönüp ertesi günkü eve dönüş yolculuğumuz için eşyalarımızı topladık.

Londra’da çok güzel bir kaç gün geçirdik. Bu gezi bizim için ‘Londra’ya giriş’ niteliğindeydi. Görmeye vakit bulamadığımız dünya kadar yer, yapmak isteyip yetiştiremediğimiz bir dolu şey var daha. İki yıllık İngiltere vizemiz, ve Göteborg’dan Londra’ya her gün uçuş olduğu için Londra’ya pek çok kez daha gideceğiz gibi görünüyor. Bundan sonra şehirdeki tiyatroları, konserleri ve etkinlikleri yakından takip edip gezi tarihlerimizi artık buna göre planlıyor olacağız :)

3 Yorum

  1. Eserler güzel ancak bu müze için hepsini bir güzel başka ülkelerden kaçırmış İngilizler. Sig gelebilir ama benim bakis açım da bu..

    Cevap

  2. Merhaba, çok bilgilendirici bir yazı olmuş.. :) Diğerleri ile birlikte, ufak bir gezi rehberi niteliğinde.
    Ben de katılıyorum Ali Bey’ e.. Bu eserler nasıl kaçırılabilir, insan tarihine sahip çıkmazsa kendisine nasıl çıkar da ayrı bir tartışma konusu.. :) ( bu benim tarih derslerinde sıkça duyduğum bir cümle gibi geldi şu an, muhtemelen de öyleydi :) )
    Ali Bey’ in bahsi ile ilgili şöyle bir haber vardı.. http://gundem.milliyet.com.tr/unlu-muzelere-eser-ambargosu/gundem/gundemdetay/04.03.2012/1510812/default.htm
    Gerçi, Topkapı Sarayı’ ndan da Osmanlı’ nın Arabistan’ dan vs aldıkları var ama gerçi onlar orayı fethetmişti.. =P

    Cevap

Bir cevap yazın

Doldurulması gereken alanlar* ile işaretlenmiştir.