Yazı
6 yorum

Haftasonu Milano

Ocak ayında Elvin yüksek lisans için Milano’ya taşındığından beri onu ziyarete gitmek istiyorduk. Önceki haftasonu için zaman ve bilet ayarlayıp perşembe akşamından Milano’ya gittik. O akşam Elvin’le Candan’ın evlerinin terasında makarna yiyip, İsveç’te bulamadığımız güzellikte şaraplar içtik.

Ertesi gün Elvin’in okula uğraması gerektiği için ben de erkenden onunla çıktım, böylece hem NABA‘yı görmüş oldum, hem de o işlerini hallederken Milano’nun daha önce görmediğim bu bölgesini gezme şansı buldum.

Eskiden çok yaptığım, “tek başına bilmediğin bir şehri gezme” işini epeydir yapmadığım için bu gezi sıkıcı olmanın aksine bana değişik bir haz verdi. Gözüme kestirdiğim değişik ara yollardan yürüdüm, parklarda oturup dinlendim, bol bol fotoğraf çektim ve sakince etrafı gözlemleme şansı buldum. Yaz aylarının gerçekten yaz gibi olduğu bir ülkede olmamın da keyifi herşeye ayrı bir güzellik kattı. Üzerimde hırka olmadan, askılı elbise ve sandaletlerimle saatler geçirdim :) (İsveç’te uzun süre yaşayınca bunları bile özlüyor insan..)

İtalya bana her zaman olduğu gibi yine mutluluk verdi. Arada özlediğim o düzensizlik en renkli, en doğal haliyle karşımdaydı. Geçen yaz Jordanka’larla geçirdiğimiz İtalya tatilimizi andım bol bol. O zaman da İsveç’te alıştığımız düzenli hayatımızın bazen ne kadar sıkıcı olduğunu düşünmüştük, ve İtalya’nın karmaşasının bir kaç gün de olsa tadını çıkarmıştık.


(Colonne di San Lorenzo)

Elvin’in okulda işi bittikten sonra onunla buluştum. Onun okul civarlarında en sevdiği yer olan Naviglio Grande boyunca yürüdük, ikinci el dükkanlarını inceledik ve daha sonra daha uzun süreliğine geleceğimiz zamanlar için gidilmesi gereken restoranları belirledik.

Oradan Duomo’ya kadar yürüyüp, nihayet uyanıp dışarı çıkan Barış’la buluştuk :) Öğle yemeği planımız önceden belliydi; Milano’ya ne zaman gitsek kesinlikle yemeden dönmediğimiz Panzerotti. Yuvarlak açılan kalın bir hamurun arasına mozarella, domates, sebze gibi karışımlar konularak, ikiye katlanıp kızartılmasıyla hazırladıkları bu harika yiyeceği en güzel yaptıkları yer olan Luini’ye gidip, önünde her zaman var olan uzun kuyruğa girip doyacağımız anı bekledik :)

Herkesin yaptığı gibi o sokaktaki kaldırıma oturup panzerottilerimizi yedikten sonra Elvin’in bize göstermek istediği Brera ve Moscova bölgelerine doğru yürümeye başladık.

Güzel butiklerin ve şık sokakların arasından geçerken Clet Abraham’ın, geçen seneki Floransa yazımda bahsettiğim ünlü trafik işaretlerinden birine denk geldik yine :)

Canlı, rengarenk çiçeklerle dolu, insana hem dinginliği hem de yaşadığını hissettiren sokaklarda yürüdük uzun süre. Yorgunluğumuzu gidermek için yine Elvin’in favori kafelerinden biri olan Bottega’ya girip cappuccino içip bir şeyler atıştırdık.

Daha önceki Milano gezilerimizde turistik kısımları bitirdiğimiz için ve bu sefer artık orayı bizden daha iyi bilen Elvin yanımızda olduğu için, şehir merkezi dışındaki yerleri görme ve yerellerin bildiği kafelere, mağazalara gitme şansımız oldu. Milano’yu bu sefer, bu sebeplerden dolayı daha çok sevdim diyebilirim.

Akşam hepberaber dışarda bir şeyler içip, ertesi günkü gezimize hazırlanmak üzere eve döndük. Cumartesi günkü Portofino gezimizi de kısa sürede paylaşacağım :)

6 Yorum

    • Evet Özgecim, kistan beri orada Elvin, halinden memnun gorunuyor :)
      Guzel gecti Italya gezimiz kisa da olsa, insan arada boyle kisa tatiller yapmali :)

      Cevap

    • aa öyleymiş gerçekten, bilmiyordum ben onu :) yolda yürürken görmüştüm duvarda, çok hoşuma gitmişti. harika yapmışlar :))

      Cevap

Bir Cevap Yazın

Doldurulması gereken alanlar* ile işaretlenmiştir.