Yazı
1 Yorum

Çerkes Aşkı.. (veya Uzaylılar?)

Çerkes Aşkı kitabını haziran ayında Türkiye’deyken satın almıştım. Halit Kakınç’ın Struma’sını yakın bir zamanda severek okumamın yanı sıra, Barış’ın baba tarafı Çerkes olduğu için bu kitap çok ilgimi çekti. Destek Yayınları‘ndan bu yılın şubat ayında çıkan kitap yazarın tanımıyla bir “docu-drama”; hem belgesel özellikler taşıyor, hem de bu tarihi gerçekler bir hikayeyle beraber anlatılmış.

Kitabın kahramanı Elbruz Amerika’da yaşarken, peşini bırakmayan rüyalar sebebiyle Türkiye’ye dönüp ailesinden Çerkeslerin tarihini öğrenmeye karar veriyor. Bu sırada metafizik, parapsikoloji ve arkeo-astronomiye ilgi duyan, kendisi gibi Çerkes olan Ceylan’la tanışıyor, ona aşık oluyor ve rüyalarının üzerine onunla beraber gidip bu sırrı çözmeye çalışıyor. Bir yandan da rüyalarını anlattığı bölumlerde Çerkes soykırımıyla ilgili tarihi gerçekleri okuyoruz.

Kitapla ilgili bir kaç eleştiri yapacak olursam öncelikle kitabın konu geçişlerinde çok akıcı gitmediğini söyleyebilirim. Rüya bölümleri ve Elbruz’un hayatı birbirlerinden çok farklı gelişiyor. Elbruz sözde bu rüyaları anlamaya çalışıyor, fakat peşinden gittiği şeylerle bu rüyaların veya Çerkes tarihinin pek de alakası yok. Bu anlamda hikayelerin daha iç içe kurgulanmış olmasını beklerdim.

Dikkatimi çeken ve beni rahatsız eden başka bir nokta da, bazı kısımlarda çok zorlama, reklam kokan cümleler olmasıydı. Bunların bir kısmını okurken not etmiştim.

Elbruz Türkiye’ye döndüğünün ilk haftasında yakın bir arkadaşının yardımıyla Bilgi Üniversitesi’nde ‘haftaya başla’ çabukluğunda hoca olarak iş buluyor. Arkadaşı onu ikna ederken telefonda şu cümlelerle Bilgi Üniversitesi’ni övüyor: “Bilgi Üniversitesi tam senin vasıflarına ait bir hoca arıyor.. Tam senin kafana uygun bir üniversite..Bilgi Üniversitesi, Laureate International Universities ağının bir parçası. Merkezi Amerika’da. Senin eski başkanlarından Bill Clinton da Laureate International Universities’in onursal başkanı. Yani senin gibi bir amerika-nofil için biçilmiş kaftan. Bu ağa 60’tan fazla üniversite üye. Dünyanın dört bir tarafında 740.000’i aşkın öğrencisi var. 130’dan fazla kariyer odaklı programı ile lisans, yüksek lisans ve doktora programı sunuyor..Bilgi Üniversitesi’nin Mütevelli Heyeti’nin başında Rifat Saracaoğlu var. İllinois Üniversitesi’nden bilgisayar mühendisi. Yıllarca ‘educational recruitment’ alanında çalışmış. Eski milli basketbolcu. Dahası, sonraların da pist yarışçısı. Aynı zamanda vakıf yönetim kurulunun da başkanı.. Rektörümüz Prof. Dr. Remzi Sanver..42 yaşında bir deha..Boğaziçi’nden. Ekonomist…” (sy.64-65) Bu cümleler bana romanın içerisinde çok yapmacık ve açık açık reklam gibi duruyor.

Yine bunun gibi bir kaç zorlama restoran reklamı vardı; örneğin “Boğaz’ın Anadolu yakasında birinci sınıf bir balık lokantası var. Fatih Köprüsü’nün hemen altında, Anadoluhisarı’nda. Denize sıfır. Kalamarı, ahtapotu, midyesi, lüferi, kalkanı, denizden çıkan her şey var. Adı da Lacivert” (sy.107-108).

Elbruz Türkiye’ye dönmeden ve döndükten sonra da ayrı kısımlarda şu cümleler geçiyor; “Ailevi nedenlerden ötürü, üç ay için Türkiye’ye dönmek zorundaydı. Sonra rezidanstaki (Amerika’daki) dairesi için banka hesabından üç aylık kira bedelini havale etti” (sy.46). (Türkiye’ye döndükten sonra) “Bir kişilik boş oda vardı rezidansta. Hemen kapattı. Ne olur ne olmaz diye internet üzerinden üç aylık da para yatırdı verilen hesaba” (sy.140). Kitabın başka hiçbir yerinde maddi konularla ilgili herhangi bir şey olmamasına rağmen Elbruz’un ardı ardına üç aylık kiraları neden verdiğinin ve bunun neden vurgulandığının sebebini anlayamadım.

İki cümlede de yazarın neden Türkçe kelimeler yerine özellikle İngilizce’den çevrilmiş kelimeler kullandığına anlam veremedim. İlki; “…bölümlerinde double major yapmış…bölümünden de minör diploma almıştı..” (sy.30) Bu kelimeler kitabın akışında beni oldukça rahatsız etti. Ağızdan çıkan her kelimenin öz Türkçe olmasını savunan bir insan değilim ama “çift ana dal” ve “yan dal” gibi akademide kullanılan, kanıksanmış sözcükler varken bunların İngilizcelerini kullanmayı gereksiz buluyorum. İkinci cümle de “Beş dakika kadar sonra rezervasyonu konfirme edildi” (sy.46) Yine, “onaylandı” sözcüğü yerine “konfirme edildi” kalıbının kullanılmasını anlamsız buluyorum.

Gözüme çarpan bir hata vardı. Bir sohbet sırasında Elbruz, Ceylan ve Hakan Akdoğan’a şu soruyu yöneltir “..Şu ünlü yönetmen Steven Spielberg’in 1970’li yılların sonlarında Üçüncü Türle Yakın İlişkiler diye ünlü bir filmi vardı. İzleme fırsatınız oldu mu?” (sy.264). Hemen bir kaç sayfa sonrasında Ceylanla Elbruz arasında şu diyalog geçer “Ceylan -Bu Spielberg’in Üçüncü Türle Yakın İlişkiler filmini setretmiş miydin? Elbruz -Evet, o zamanlar çocuktum. Daha sonra DVD’sini temin edip seyrettim”. Bu kısmın hem yazarın hem de derleyicilerin gözünden kaçtığına inanıyorum.

Akıcılığı ve inandırıcılığı baltaladığını düşündüğüm bu detaylar dışında, yazarın kitapta çok fazla farklı konuya değinmeye çalıştığını ve bunun da hikayenin genelini olumsuz etkilediğini düşünüyorum. Elde çok iyi çalışılmış bir Çerkes tarihi varken, bunu sade bir şekilde, Çerkes tarihinin çerçevesinde ele almak yerine yazar Elbruz’un hikayesinde bu konuyu oldukça dağıtmış; metafizik, parapsikoloji, mevlana, reenkarnasyon, hipnoz, ekiminezi, nazi Almanya’sı, telepati, uzaylılar, uçan daireler, Meksika gibi Çerkes tarihi hikayesine ve birbirine hiç faydası olmayan pek çok konuya değinmeye çalışmış. Elbruz’un ilk defa katıldığı ekiminezi seansındaki hastanın Avusturya Komünist Partisi üyesi, Nazi almanyası subayı çıkması ve bu seans sırasında tam da Naziler tarafından barşından vurulduğu anı yaşaması, telepati testi için Zaner kartlarıyla yapılan seansta kartları %100 doğru tahmin ederek en üst seviye telepatik çıkması, Sirius Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi başkanı Hakan Akdoğan’ın “Haftasonu gökyüzünü incelmeye İzmir’e kampa gidiyoruz hadi siz de gelin” teklifiyle katıldığı kampta süper klişe bir şekilde filmlerde tasvir edilen uzay araçlarından aynı filmlerdeki gibi ince uzun uzaylıların inmesi ve bunları selamlamaları, üstüne üstlük veda ederlerken “..sizin deyiminizle her şey gönlünüzce olsun. Kendinize iyi bakın..” demeleri gibi birbirinden alakasız, klişe ve zorlama pek çok konuya değinilmişti.

Çerkes tarihinin anlatıldığı rüya bölümlerinde 1860’lardan itibaren Çerkeslerin topraklarından Ruslar tarafından nasıl sürüldüklerinin hikayesini okuyoruz. Rüyalarında Elbruz Osmanlı, Fransa ve İngiltere’ye seyahat edip onlardan yardım isteyen heyetin içinde bulunuyor. Bu kısımların anlatıldığı sayfaların çoğu dipnotlarla doluydu, ve asıl ilginç kısımlar bu dipnotlarda uzun uzun anlatılmıştı. Bundan yazarın Çerkes tarihiyle ilgili söylemek istediği çok şey olduğunu ve bu bilgileri roman başka konularla meşgul olduğu için dipnotlara sıkıştırdığı sonucunu çıkarıyorum.

Halit Kakınç kitabın önsözünün sonunda şöyle diyor; “Son teşekkürlerim de yine eşim Zeynep’e… Epey bir süre düşündüm -Struma’dan sonra neyi yazmalıydım? Çerkeslerin dramını mı, yoksa metafizik bir roman mı? Her zamanki gibi imdadıma yetişti “İkisini bir romanda birleştirirsin, olup biter” dedi. Birleştirdim…”

Çerkes Aşkı’nın Çerkes tarihi kısmından ve bu kısımdaki anlatımdan okurken keyif aldım, fakat tüm diğer konular tek bir kitapta ele alınmaya çalışınca malesef ortaya bir bulamaç çıkmış. Şu an kitaptan aklımda ne doğru düzgün, sıralı bir Çerkes tarihi kaldı, ne de tüm bilim dışı konulardan bir anlam.

1 Yorum

  1. Çerkes deyince benim de dikkatimi çekmişti ki vazgeçtim :) benim de baba tarafım çerkes ama tam soyu konusunda bilgimiz yok maalesef. En azından bitirmişsin kitabı. Sadece tarihini gerçekçi bir aşk hikayesiyle yazsaymış ne güzel olurmuş.

    Cevap

Bir cevap yazın

Doldurulması gereken alanlar* ile işaretlenmiştir.