Yazı
0 yorum

Struma

Gezdiğim yerleri, yaptığım şeyleri anlattığım gibi, okuduğum kitapları da burada paylaşmaya karar verdim. 13-14 yaşımdan beri düzenli kitap okuma alışkanlığım var. Bu alışkanlık, son yıllarda zamanımın büyük kısmını bilgisayar başında geçirmemle düşüşe geçmişti. Buna dur dedim ve akşamları kucağımdan ayırmadığım bilgisayarımı bir kenara bırakmaya karar verdim. Bu kararı takip eden aylarda kitaplara ayırdığım zamanda ciddi bir artış oldu.

Kindle‘a indirdiğimiz kitaplar dışında, İsveç’te sıklıkla ziyaret ettiğim Adlibris‘ten aldığım kitaplar ve bir de Türkiye’ye her gidişimde uğradığım kitapçılardan valizime doldurduğum kitaplar var raflarımda. Geçen hafta döndüğümüz İstanbul gezisinden toparladığım ganimetlerin arasında teyzemden ödünç aldığım Struma da vardı.

Bu gemiyle ilgili ilk detaylı hikayeyi Zülfü Livaneli’nin Serenad‘ında okumuştum. Halit Kakıç’ın Struma’sı ise faciayı tarihi ve politik detaylarıyla, daha çok belgesel niteliğinde ele alıyor. Tarihin tozlu sayfaları bir kere aralandı mı karşılaşılanlar yenilir yutulur cinsten olmuyor genelde. Bu geminin hikayesi de insanlık tarihteki utanç duvarına adını yazdırmış.

İkinci dünya savaşı zamanında, Avrupa’da yayılan faşist dalgadan nasibini alan Yahudiler kendilerini sağ salim Filistin’e atmak için pek çok Avrupa ülkesinden çeşitli yollarla kaçmaya çalışıyorlar. Struma gemisi Romanya’dan hareket eden, bu gemilerden yalnızca bir tanesi. 12 Aralık 1941’de Köstence limanından hareket eden Panama bandralı Struma’nın amacı İstanbul’a ulaşıp, burada yeni pasaportları vaad edilen Yahudileri kara yoluyla hedeflerine devam etmeleri için bağlantı kurdukları insanlara teslim etmek.

Ancak, parayla yer sattıkları gemi hiç de söz verildiği gibi lüks ve rahat bir gemi değil. Yaklaşık 800 kişinin hayal kırıklıklarıyla bindikleri bu geminin yalnızca bir tanesi fena durumda olmayan 8 tane tuvaleti var. Hayvan taşımacılığında bile kullanılmayacak kadar eski ve perişan olan bu gemi bir kaç gün içerisinde, motorundaki sorunlara rağmen İstanbul’a varıyor. Sarayburnu açıklarındaki bu geminin ikinci hayal kırıklığı, Nazilerin çıkardıkları salgın dedikoduları sonucu Türk yetkililerinin gemiden hiç kimsenin karaya çıkamayacağını açıklaması oluyor.

Bu şekilde haftalarca aç ve susuz bırakılan Yahudiler, pek çok politik entrika sonrası tarafsızlığını kaybetmek istemeyen (her zamanki gibi ne şiş yansın ne kebap diyen) Türk yetkililerin emriyle 23 Şubat 1942’de Şile açıklarına çekilip kelimenin tam anlamıyla kaderine terk ediliyor.

24 Şubat günü Stalin’den “Karadeniz’de gördüğünüz her gemiyi bandrası ne olursa olsun vurun” emri alan Sovyet denizaltısı ShCh-213’ün attığı torpille patlayıp denizin ve tarihin karanlık sularına gömülüyor. Gemiden tek sağ kurtulan, geminin suda yüzen parçaları arasında şans eseri hamile nişanlısını bulup ona veda eden 19 yaşındaki David Stoliar, ertesi gün Türk balıkçı teknesi tarafından kurtarılıyor.

Kitap tarihi gerçekler ve bugün hala hayatta olan David’in öyküsü üzerine kurulmuş. Okurken her satırında ürperten Struma’nın hikayesi o dönemin faşist söylemlerinin ve Yahudi soykırımının boyutları üzerine bir fikir veriyor.

Irk, dil, din, renk ayırarak insanları gruplar halinde tanımlamanın ve bu tanımlardan yola çıkarak bir grup insanı diğerinden ayrı tutmanın anlamsızlığına ve saçmalığına inandığım için bu tarihi gerçek beni çok yaraladı. İnsanların kendi tanımladıkları kalıpları kullanarak birbirlerine zulüm etmelerini hiçbir zaman anlayamayacağım.

Referans: Kitap kapağının fotoğrafı wwww.dnr.com.tr’den alınmıştır.

Bir cevap yazın

Doldurulması gereken alanlar* ile işaretlenmiştir.