Yazı
10 yorum

Londra Notları

Londra gezimiz boyunca dikkatimizi çeken detayları, ilginç ÅŸeyleri, hoÅŸuma giden ve gitmeyen noktaları not aldım. Göteborg’a dönüş yolunda bunları toparladım ve burada paylaÅŸmak istiyorum:

Londra’nın parklarını çok beÄŸendik. Åžehrin içinde olmasına raÄŸmen gürültüden uzak, sakin, ferah bir köşe hepsi. Parkların içindeki kafeler de çok hoÅŸumuza gitti. Çantanda piknik örtüsüyle gezip dilediÄŸin an bir parkta dinlenmenin tadını her ÅŸehir insanının yaÅŸaması gerektiÄŸini düşünüyorum.

Kullandığım tüm umumi tuvaletlerdeki musluklardan sıcak su akıyordu, ama ‘çok sıcak’ su akıyordu. Sensörlü musluklarda suyun sıcaklığını ayarlamayı saÄŸlayan küçük metal kol hiçbirinde olmadığı için akan suyu kullanmak zorunda kaldım. Havaalanında elimi yıkarken bu sıcaklık iÅŸkence halini aldı, ellerim kıpkırmızı oldu. (Biraz “first world problem” oldu :) ama gerçekten ellerim yandı)

Metro ÅŸehir içi ulaşım için çok kullanışlı olmasına raÄŸmen trafikte çok fazla otobüs vardı. Otobüs yoÄŸunluÄŸu muhtemelen Ä°stanbul’dan daha fazlaydı.

Özellikle Oxford Caddesi’nin trafiÄŸi çok yoÄŸundu. Hem yaya, hem bisiklet, hem otobüs, hem araba yoÄŸunluÄŸu yüksek olan bu denli popüler bir caddeyi en azından ÅŸahsi araç trafiÄŸine, hatta otobüs trafiÄŸine kapatmak mantıklı olur diye düşündüm. Åžehrin merkezineki yoÄŸun caddeleri trafiÄŸe kapatıp, ulaşımı tramvayla saÄŸlamak parlak bir fikir olabilir. (Göteborg bunun için güzel bir örnek)

Bisikletler ve geri kalan tüm araçların aynı yol üzerinde seyahat etmeleri bana sürekli küçük çapta kalp krizleri yaÅŸattı. Ä°ki otobüsün arasında gitmeye çalışan bir bisikletli görünce etrafta baÅŸka hiçbir ÅŸeye odaklanamadım, ‘bir ÅŸey mi olacak’ diye aklım onlara takıldı hep. Londra’nın ‘bisiklet canlısı’ (bu terimi ÅŸu an uydurdum) ÅŸehirler sıralamasında kendine yer bulamaması da bunu kanıtlıyor sanırım. London Cycling Campaign bisikletlilere daha iyi ÅŸartlar saÄŸlanması için çalışıyor ve onların güvenliÄŸini saÄŸlayıcı önlemler hazırlıyor. Umuyorum yukarıdaki paragrafta bahsettiÄŸim iyileÅŸtirmelere ek olarak bisikletliler de trafikte kendilerine güvenli bir ÅŸerit bulurlar.

Metrolar Paris ve New York metrolarına göre epey temizdi, fakat çok sıcak ve havasızdı, bunun yanında bir Tokyo metrosu değildi :)

Gökdelenler ve ÅŸehrin kimliÄŸini yansıtan eski bölgeleri fazla iç içe geldi bize. KarşılaÅŸtıracak olursam; Paris’te gökdelenleri, iÅŸ merkezlerini La Défense bölgesine yerleÅŸtirerek ÅŸehrin tarihi havasını tutarlılıkla korumuÅŸlardı. Tokyo’da iÅŸe ÅŸehrin tamamının dokusu aynı olduÄŸu için, ve gökdelenlerle etrafındaki yapılar arasındaki mesafe ustaca planlandığı için bu görüntü hiç rahatsız etmiyordu. Oysa Londra’da ÅŸehre sonradan serpiÅŸtirilmiÅŸ, sıkıştırılmış dev modern binalar hem tarihi Londra’ya, hem de yeni yapılara haksızlık gibi geldi. Anlatmaya çalıştığım ÅŸeyi örnekleyen bir fotoÄŸraf burada.

Ä°ngilizler çok arkadaÅŸ canlısı, samimi ve esprili insanlardı (ya da biz Ä°skandinavya’da yaÅŸadığımız için bize öyle geldi!! :) ) Söyleyecekleri ÅŸey bir cümle de olsa, başına sonuna mutlaka bir espri sıkıştırıp sohbet havası yaratıyorlardı. Bu spontane sohbetlerden çok keyif aldık.

Bir kaç duvarda gördüğüm uyarı yazısı “No Busking” üzerine yeni bir kelime öğrendim; busking: sokak çalgıcılığı.

Cumartesi akÅŸamı ÅŸehrin en hareketli yerlerinden biri olan Picadilly Circus civarındaki barların 00:00’da kapatıyor olmaları hayal kırıklığına uÄŸrattı bizi. Daha sonraki gün öğrendiÄŸimize göre daha geç saatlere kadar açık barlar da varmış, ama biz bilememiÅŸiz onları. Bir dahaki sefere orada yaÅŸayanlardan daha çok bilgi almamız gerekiyor.

Belki Türkiye’yle karşılaÅŸtırılmaz ama, Ä°sveç’e göre her saat yemek yiyecek bir yer ve bol yemek seçeneÄŸi bulmak çok sevindirdi bizi.

National Gallery çok önemli tablolara ev sahipliÄŸi yapmasına raÄŸmen, gördüğüm diÄŸer sanat müzelerine göre sergilenen eserler sayıca çok daha az, müze oldukça  küçük ve bakımsızdı. Paris’teki Louvre’u, D’Orsay’ı, New York’taki Metropolitan Museum of Art’ı, Viyana’daki Sanat Tarihi müzesini, Floransa’daki Uffizi Gallery’i gördükten sonra Londra’daki National Gallery’i onlarla karşılaÅŸtırmam mümkün bile deÄŸil.

Londra’ya gitmeden önce pek çok kiÅŸiden ‘Mutlaka Thames kenarındaki yerlerde bira için’ tavsiyesi almıştık. Sıra ‘hadi Thames kenarında bira içelim’e gelince, ‘iyi de hangi bölgesinin hangi kenarı’ diye duraksadık :) Sonra el yordamıyla London Eye’dan yukarı devam edip Waterloo Bridge’i geçtikten sonra bir kaç bar keÅŸfettik. Bu kısım biraz eksik kalmış olabilir, sonraki seferler için ‘Thames kenarında bira içilecek yerler’ fikirlerinize açığız.

Yollarda hayatımızda görmediğimiz kadar çok Aston Martin, Bentley ve Rolls Royce araba gördük :)

Big Ben’in devamında Thames’in üzerindeki Westminster köprüsünde yanyana onlarca ‘bul karayı al parayı’ oynatan adamlar vardı. Bir kaç tanesine takıldı gözümüz, kimi kazandı, kimi kaybetti, ama bu kadar çok olmaları sebebiyle sonuç toplamda onların kazandığı sonucuna vardık.

Cep telefonlarımız için aldığımız sim kartla kullandığımız internet kalitesi Türkiye’den iyi, Ä°sveç’ten kötüydü.

British Museum ve National Gallery için giriÅŸ ücretsizdi! Sanırım bilet almadan girdiÄŸim ilk müzeler buralardı. Londra’da bunlar gibi bir kaç müzenin daha giriÅŸ ücreti yokmuÅŸ, hangileri olduÄŸunu öğrenmek için buraya göz atabilirsiniz.

Karşıdan karşıya geçme mevzusunu son gün hala çözememiÅŸtik. Ä°lk baÅŸta sorunun soldan akan trafik yüzünden olduÄŸunu düşünmüştük, ama asıl sorun araçlara trafik ışığı olduÄŸu yerlerde yayalara ışık olmamasından kaynaklandığını farkettik. Yayalar araçlara ne yandığını göremeyince haliyle sürekli bir ‘geçmeli miyim beklemeli miyim?’ tedirginliÄŸi yaÅŸanıyordu. SaÄŸ-sol yüzünden sorun yaÅŸamadık, çünkü her yaya geçidinde yere oklarla beraber “Look Right” ya da “Look Left” yazmışlardı, bu epey faydalı oldu :)

* * *

Londra’yı ister istemez gördüğümüz ve beÄŸendiÄŸimiz diÄŸer büyük ÅŸehirlerle karşılaÅŸtırdık hep. Sanırım benim için sonuç şöyle çıktı: Tokyo>Paris>Londra. Barış içinse: Tokyo>Londra>Paris. Sebeplerine gelince; Barış nedense Paris’i pek sevmemiÅŸti. Londra’da anladığı bir dil konuÅŸulduÄŸu için ve Ä°ngiliz kültürünü sevdiÄŸi için Londra’yı Paris’ten öne koydu. Benim neden böyle bir sonuca vardığıma gelirsek; bence Paris’in tartışılmaz kendine has bir ruhu vardı. Londra’da benim eksik bulduÄŸum ÅŸey bu özel ruhtu. (…hep turistik yerleri gezdiÄŸimizden mi acaba dedim, ama Paris’te de öyleydi. Az zaman geçirdik belki o yüzdendir diye düşündüm, fakat Paris’te de birkaç gün kalmıştık..) Bu hala üzerinde düşünmek ve konuÅŸmak istediÄŸim bir konu. (Bu konuda bir görüşü olanlar benimle paylaşırlarsa çok sevinirim) Asıl ilginç olan Barış’ın da benim de Tokyo’yu ilk sıraya koymamızdı :) O ÅŸehrin güzelliÄŸini hiçbir yer yakalayamadı daha. (Bu konu yazdıkça derinleÅŸti, bir karşılaÅŸtırma yazısına ihtiyaç duyacağım gibi :) )

Çok fazla kıyaslamaya maruz bıraktığımız Londra’yı çok sevdik.  Bir kaç günlük haftasonu tatillerini deÄŸerlendirmek için, bizim için bulunmaz bir fırsat. Bundan sonra ÅŸehirde olup biten kültürel aktiviteleri takip ederek kısa Londra gezileri planlayacağız kendimize.

10 Yorum

Bir cevap yazın

Doldurulması gereken alanlar* ile işaretlenmiştir.